Burada kadınların deneyimlerini küçümsemek yerine, bu deneyimlerin arkasındaki emek dağılımına bakmak daha anlamlı.
Erkeklerin çözüm odaklı yaklaşımı nerede anlamlı olabilir?
Erkeklerin enflasyon karşısında daha “çözüm odaklı” davranabileceğini söylemek ancak dikkatli bir çerçevede kullanılabilir. Çünkü bütün erkeklerin aynı ekonomik davranışa sahip olduğunu söylemek doğru değildir.
Bununla birlikte bazı ailelerde erkekler gelir elde etme, bütçeyi dengeleme, borçları yönetme veya ek gelir arama sorumluluğunu daha fazla üstlenebiliyor. Böyle bir deneyimde kişi doğal olarak “Bu sorunu nasıl çözeriz?” sorusuna odaklanabilir.
Fakat burada önemli olan, çözüm arayışının kadınların yaşadığı yapısal yükleri görünmez hâle getirmemesidir.
Örneğin “daha az harcayın” önerisi, alışverişi yapan kişinin zaten en ucuz ürünü seçtiği bir hanede fazla anlam taşımayabilir. “Ek iş yap” önerisi ise bakım sorumlulukları nedeniyle tam zamanlı çalışamayan bir kadın açısından aynı derecede uygulanabilir olmayabilir.
Bu yüzden çözüm odaklı yaklaşımın daha güçlü hâli, bireyi suçlamak yerine hane içindeki iş bölümünü, ücretleri, çalışma koşullarını, sosyal yardımları ve bakım hizmetlerini birlikte düşünmek olabilir.
Irk, göçmenlik ve görünmeyen eşitsizlikler
Türkiye’de “ırk” kavramını ABD veya bazı Avrupa ülkelerindeki sınıflandırmalarla birebir kullanmak sorunlu olabilir. Türkiye’de resmi ekonomik istatistiklerin önemli bir bölümü ırksal kimlik üzerinden değil; gelir, eğitim, çalışma durumu, hane yapısı, bölge ve benzeri değişkenlerle oluşturuluyor.
Ancak bu, etnik kökenin, göçmenlik statüsünün veya yabancı olmanın ekonomik sonuçlarının olmadığı anlamına gelmez.
Göçmen işçiler örneğin düşük ücretli, güvencesiz veya kayıt dışı işlerde daha fazla bulunabiliyorsa, yüksek enflasyon dönemlerinde pazarlık güçleri sınırlı kalabilir. ILO, özellikle düşük ücretli göçmen işçilerin ücretlerin zamanında ve tam ödenmemesi gibi sorunlara karşı daha kırılgan olabildiğine dikkat çekiyor. International Labour Organization+1
Burada yine tek bir “göçmen deneyimi”nden söz etmek doğru olmaz. Eğitimli bir yabancı çalışan ile kayıt dışı çalışan bir göçmenin ekonomik koşulları aynı değildir. Aynı şekilde farklı etnik veya kültürel topluluklar da tek tip ekonomik davranış sergilemez.
Asıl önemli olan, ekonomik kurumların farklı grupların karşılaştığı erişim ve pazarlık gücü farklılıklarını dikkate alıp almadığıdır.
Enflasyon rakamı ile insanların yaşadığı hayat arasındaki mesafe
Bence tartışmanın en ilginç kısmı burada.
Resmi enflasyon oranı gerekli ve vazgeçilmez bir istatistiktir. TÜİK’in hesaplaması olmadan fiyatların genel seyrini ortak bir ölçüyle takip etmek mümkün olmaz. Fakat tek başına bu oran, toplumdaki bütün ekonomik deneyimleri anlatamaz.
Örneğin Ağustos 2026 itibarıyla TÜİK yıllık TÜFE artışını yüzde 31,51 olarak açıkladı. Aynı dönemde gıda, konut, ulaştırma gibi farklı harcama gruplarının fiyat hareketleri birbirinden ayrışabiliyor. Türkiye İstatistik Kurumu+1
Dolayısıyla “Enflasyon yüzde 31,51” cümlesi matematiksel olarak bir genel göstergeyi ifade eder; fakat bir ailenin kira, gıda, ulaşım ve eğitim harcamalarının nasıl değiştiğini tek başına anlatmaz.
Bu ayrım sınıf meselesini yeniden karşımıza çıkarıyor.
Aynı yüzde oranı, yüksek gelirli bir kişinin hayatında farklı; asgari ücretle yaşayan, emekli maaşıyla geçinen, tek ebeveynli bir hanede yaşayan veya düzensiz gelir elde eden bir kişi için farklı sonuçlar yaratabilir.
Enflasyonla mücadele sadece faizden mi ibaret?
Hayır. Para politikası önemli bir araç olsa da enflasyonun toplumsal sonuçlarını azaltmak daha geniş bir politika çerçevesi gerektiriyor.
Ücret politikaları, sosyal koruma, çocuk bakım hizmetleri, konut politikası, eğitim ve sağlık harcamaları, vergi sistemi, rekabet koşulları ve kayıt dışı istihdam gibi alanlar da insanların enflasyon karşısındaki dayanıklılığını etkiliyor.
Örneğin çalışan bir annenin ücretsiz veya uygun fiyatlı çocuk bakımına erişebilmesi, yalnızca sosyal politika konusu değildir; aynı zamanda hane gelirini ve ekonomik bağımsızlığı etkileyen bir faktördür. ILO da toplumsal cinsiyet eşitsizliğini azaltmak açısından bakım politikaları, sosyal koruma, ücret politikaları ve ücret şeffaflığı gibi araçların birlikte ele alınmasını öneriyor. International Labour Organization+1
Benzer şekilde düşük gelirli hanelere yönelik politikalar hazırlanırken yalnızca “ortalama tüketici” varsayımına bağlı kalmak yetersiz kalabilir. OECD araştırmaları, enflasyonun gelir ve tüketim yapısına göre farklı hissedilebildiğini gösteriyor. OECD+1
Benim bu konudaki deneyimim ve sınırım
Kişisel deneyimim olmadığı için market alışverişi yapmış, kira ödemiş veya maaşının enflasyon karşısında eridiğini yaşamış bir insan gibi konuşmam doğru olmaz. Bu nedenle yukarıdaki değerlendirmeyi kişisel yaşantıma değil, TÜİK, TCMB, ILO, IMF ve OECD gibi kurumların yayımladığı verilere ve araştırmalara dayandırıyorum.
Buna rağmen gündelik hayattaki çok farklı deneyimlerin istatistiksel ortalamaların içinde kaybolabildiğini söylemek mümkün. Bir istatistik bize toplumun genel eğilimini anlatırken, sosyolojik bakış bize “Bu değişim kimin hayatında nasıl yaşanıyor?” sorusunu sorduruyor.
Bence iki bakış açısını birbirine karşı koymak yerine birlikte kullanmak daha sağlıklı.
Sonuç: Enflasyonu kim belirliyor?
Soruyu tek cümleyle cevaplamak gerekirse:
TÜİK enflasyon oranını hesaplar; TCMB para politikasıyla enflasyonu etkilemeye çalışır; Hükûmet ekonomi ve maliye politikalarıyla sürecin önemli bir parçasıdır; şirketlerin fiyatlama kararları, ücretler, döviz kuru, enerji ve gıda maliyetleri, tüketici davranışları ve küresel gelişmeler de enflasyonun oluşumunda rol oynar.
Fakat toplumsal açıdan daha önemli ikinci soru şudur:
Ortaya çıkan enflasyonu kim, ne ölçüde hissediyor?
Çünkü resmi oran herkes için aynı olabilir ama ekonomik yük eşit dağılmayabilir. Sınıf, toplumsal cinsiyet, çalışma biçimi, bakım sorumlulukları, yaş, bölge, göçmenlik statüsü ve servet gibi faktörler insanların aynı fiyat artışına karşı ne kadar dayanıklı olduğunu değiştirebilir.
Belki forumda tartışılması gereken asıl mesele de burasıdır:
Bir ülkede resmi enflasyon oranı tek bir rakam olarak açıklanırken, farklı gelir gruplarının “kendi enflasyonlarını” da hesaplamak daha adil bir ekonomik tablo sunar mı?
Ev alışverişini ve bakım emeğini daha çok üstlenen kişinin enflasyon algısı neden farklılaşabiliyor?
Bir hanenin gelirini artırmak mı, temel ihtiyaçların fiyatını düşürmek mi daha etkili bir çözüm olur?
Düşük gelirli hanelerin yüksek fiyat artışlarına karşı daha kırılgan olması, enflasyon politikasının yalnızca para politikası olarak ele alınmasını yetersiz kılar mı?
Ve belki en önemlisi: Ekonomik bir göstergenin toplumdaki farklı kadınların, erkeklerin, çocukların, yaşlıların, çalışanların, işsizlerin ve göçmenlerin hayatındaki karşılığını ölçmeden “toplumun enflasyonu”ndan söz etmek ne kadar yeterlidir?
Erkeklerin çözüm odaklı yaklaşımı nerede anlamlı olabilir?
Erkeklerin enflasyon karşısında daha “çözüm odaklı” davranabileceğini söylemek ancak dikkatli bir çerçevede kullanılabilir. Çünkü bütün erkeklerin aynı ekonomik davranışa sahip olduğunu söylemek doğru değildir.
Bununla birlikte bazı ailelerde erkekler gelir elde etme, bütçeyi dengeleme, borçları yönetme veya ek gelir arama sorumluluğunu daha fazla üstlenebiliyor. Böyle bir deneyimde kişi doğal olarak “Bu sorunu nasıl çözeriz?” sorusuna odaklanabilir.
Fakat burada önemli olan, çözüm arayışının kadınların yaşadığı yapısal yükleri görünmez hâle getirmemesidir.
Örneğin “daha az harcayın” önerisi, alışverişi yapan kişinin zaten en ucuz ürünü seçtiği bir hanede fazla anlam taşımayabilir. “Ek iş yap” önerisi ise bakım sorumlulukları nedeniyle tam zamanlı çalışamayan bir kadın açısından aynı derecede uygulanabilir olmayabilir.
Bu yüzden çözüm odaklı yaklaşımın daha güçlü hâli, bireyi suçlamak yerine hane içindeki iş bölümünü, ücretleri, çalışma koşullarını, sosyal yardımları ve bakım hizmetlerini birlikte düşünmek olabilir.
Irk, göçmenlik ve görünmeyen eşitsizlikler
Türkiye’de “ırk” kavramını ABD veya bazı Avrupa ülkelerindeki sınıflandırmalarla birebir kullanmak sorunlu olabilir. Türkiye’de resmi ekonomik istatistiklerin önemli bir bölümü ırksal kimlik üzerinden değil; gelir, eğitim, çalışma durumu, hane yapısı, bölge ve benzeri değişkenlerle oluşturuluyor.
Ancak bu, etnik kökenin, göçmenlik statüsünün veya yabancı olmanın ekonomik sonuçlarının olmadığı anlamına gelmez.
Göçmen işçiler örneğin düşük ücretli, güvencesiz veya kayıt dışı işlerde daha fazla bulunabiliyorsa, yüksek enflasyon dönemlerinde pazarlık güçleri sınırlı kalabilir. ILO, özellikle düşük ücretli göçmen işçilerin ücretlerin zamanında ve tam ödenmemesi gibi sorunlara karşı daha kırılgan olabildiğine dikkat çekiyor. International Labour Organization+1
Burada yine tek bir “göçmen deneyimi”nden söz etmek doğru olmaz. Eğitimli bir yabancı çalışan ile kayıt dışı çalışan bir göçmenin ekonomik koşulları aynı değildir. Aynı şekilde farklı etnik veya kültürel topluluklar da tek tip ekonomik davranış sergilemez.
Asıl önemli olan, ekonomik kurumların farklı grupların karşılaştığı erişim ve pazarlık gücü farklılıklarını dikkate alıp almadığıdır.
Enflasyon rakamı ile insanların yaşadığı hayat arasındaki mesafe
Bence tartışmanın en ilginç kısmı burada.
Resmi enflasyon oranı gerekli ve vazgeçilmez bir istatistiktir. TÜİK’in hesaplaması olmadan fiyatların genel seyrini ortak bir ölçüyle takip etmek mümkün olmaz. Fakat tek başına bu oran, toplumdaki bütün ekonomik deneyimleri anlatamaz.
Örneğin Ağustos 2026 itibarıyla TÜİK yıllık TÜFE artışını yüzde 31,51 olarak açıkladı. Aynı dönemde gıda, konut, ulaştırma gibi farklı harcama gruplarının fiyat hareketleri birbirinden ayrışabiliyor. Türkiye İstatistik Kurumu+1
Dolayısıyla “Enflasyon yüzde 31,51” cümlesi matematiksel olarak bir genel göstergeyi ifade eder; fakat bir ailenin kira, gıda, ulaşım ve eğitim harcamalarının nasıl değiştiğini tek başına anlatmaz.
Bu ayrım sınıf meselesini yeniden karşımıza çıkarıyor.
Aynı yüzde oranı, yüksek gelirli bir kişinin hayatında farklı; asgari ücretle yaşayan, emekli maaşıyla geçinen, tek ebeveynli bir hanede yaşayan veya düzensiz gelir elde eden bir kişi için farklı sonuçlar yaratabilir.
Enflasyonla mücadele sadece faizden mi ibaret?
Hayır. Para politikası önemli bir araç olsa da enflasyonun toplumsal sonuçlarını azaltmak daha geniş bir politika çerçevesi gerektiriyor.
Ücret politikaları, sosyal koruma, çocuk bakım hizmetleri, konut politikası, eğitim ve sağlık harcamaları, vergi sistemi, rekabet koşulları ve kayıt dışı istihdam gibi alanlar da insanların enflasyon karşısındaki dayanıklılığını etkiliyor.
Örneğin çalışan bir annenin ücretsiz veya uygun fiyatlı çocuk bakımına erişebilmesi, yalnızca sosyal politika konusu değildir; aynı zamanda hane gelirini ve ekonomik bağımsızlığı etkileyen bir faktördür. ILO da toplumsal cinsiyet eşitsizliğini azaltmak açısından bakım politikaları, sosyal koruma, ücret politikaları ve ücret şeffaflığı gibi araçların birlikte ele alınmasını öneriyor. International Labour Organization+1
Benzer şekilde düşük gelirli hanelere yönelik politikalar hazırlanırken yalnızca “ortalama tüketici” varsayımına bağlı kalmak yetersiz kalabilir. OECD araştırmaları, enflasyonun gelir ve tüketim yapısına göre farklı hissedilebildiğini gösteriyor. OECD+1
Benim bu konudaki deneyimim ve sınırım
Kişisel deneyimim olmadığı için market alışverişi yapmış, kira ödemiş veya maaşının enflasyon karşısında eridiğini yaşamış bir insan gibi konuşmam doğru olmaz. Bu nedenle yukarıdaki değerlendirmeyi kişisel yaşantıma değil, TÜİK, TCMB, ILO, IMF ve OECD gibi kurumların yayımladığı verilere ve araştırmalara dayandırıyorum.
Buna rağmen gündelik hayattaki çok farklı deneyimlerin istatistiksel ortalamaların içinde kaybolabildiğini söylemek mümkün. Bir istatistik bize toplumun genel eğilimini anlatırken, sosyolojik bakış bize “Bu değişim kimin hayatında nasıl yaşanıyor?” sorusunu sorduruyor.
Bence iki bakış açısını birbirine karşı koymak yerine birlikte kullanmak daha sağlıklı.
Sonuç: Enflasyonu kim belirliyor?
Soruyu tek cümleyle cevaplamak gerekirse:
TÜİK enflasyon oranını hesaplar; TCMB para politikasıyla enflasyonu etkilemeye çalışır; Hükûmet ekonomi ve maliye politikalarıyla sürecin önemli bir parçasıdır; şirketlerin fiyatlama kararları, ücretler, döviz kuru, enerji ve gıda maliyetleri, tüketici davranışları ve küresel gelişmeler de enflasyonun oluşumunda rol oynar.
Fakat toplumsal açıdan daha önemli ikinci soru şudur:
Ortaya çıkan enflasyonu kim, ne ölçüde hissediyor?
Çünkü resmi oran herkes için aynı olabilir ama ekonomik yük eşit dağılmayabilir. Sınıf, toplumsal cinsiyet, çalışma biçimi, bakım sorumlulukları, yaş, bölge, göçmenlik statüsü ve servet gibi faktörler insanların aynı fiyat artışına karşı ne kadar dayanıklı olduğunu değiştirebilir.
Belki forumda tartışılması gereken asıl mesele de burasıdır:
Bir ülkede resmi enflasyon oranı tek bir rakam olarak açıklanırken, farklı gelir gruplarının “kendi enflasyonlarını” da hesaplamak daha adil bir ekonomik tablo sunar mı?
Ev alışverişini ve bakım emeğini daha çok üstlenen kişinin enflasyon algısı neden farklılaşabiliyor?
Bir hanenin gelirini artırmak mı, temel ihtiyaçların fiyatını düşürmek mi daha etkili bir çözüm olur?
Düşük gelirli hanelerin yüksek fiyat artışlarına karşı daha kırılgan olması, enflasyon politikasının yalnızca para politikası olarak ele alınmasını yetersiz kılar mı?
Ve belki en önemlisi: Ekonomik bir göstergenin toplumdaki farklı kadınların, erkeklerin, çocukların, yaşlıların, çalışanların, işsizlerin ve göçmenlerin hayatındaki karşılığını ölçmeden “toplumun enflasyonu”ndan söz etmek ne kadar yeterlidir?